

Motorlu araç satışları, ekonomik değeri yüksek sözleşmeler arasında yer almakta olup bu işlemlerde ortaya çıkan ayıplar, alıcı bakımından ağır sonuçlar doğurmaktadır. Araç bedelinin çoğu zaman krediyle karşılanması, bakım ve onarım giderlerinin yüksekliği ve aracın günlük yaşam içindeki fonksiyonu dikkate alındığında, ayıplı araç nedeniyle meydana gelen zararların etkin biçimde giderilmesi zorunludur. Türk hukuk mevzuatı, gerek sıfır gerekse ikinci el araç satışlarında alıcıyı koruyan kapsamlı düzenlemeler içermektedir.
6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun ile 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu hükümleri birlikte değerlendirildiğinde ayıp; malın sözleşmede kararlaştırılan nitelikleri taşımaması, objektif olarak sahip olması gereken özelliklerden yoksun bulunması veya kullanım amacını karşılamamasıdır.
Araç satışlarında ayıp özellikle şu şekillerde ortaya çıkmaktadır:
Bu tür ayıpların çoğu, alıcı tarafından teslim anında fark edilemeyecek nitelikte olduğundan “gizli ayıp” kapsamında değerlendirilmekte ve satıcının sorumluluğu devam etmektedir.
Kanunlarımız ayıplı araçla karşılaşan alıcıya dört temel seçimlik hak tanımıştır:
Somut olayın özellikleri, ayıbın esaslı olup olmadığı, onarımla giderilip giderilemeyeceği ve güvenlik riski taşıyıp taşımadığı dikkate alınarak en uygun hak tercih edilmelidir. Yargı kararlarında, gizlenmiş ağır hasar ve kilometre hilesi gibi durumların esaslı ayıp kabul edildiği ve dönme hakkının öncelikle uygulanması gerektiği görülmektedir.
Tüketici hukukunda teslimden itibaren ilk altı ay içinde ortaya çıkan ayıpların, teslim tarihinde var olduğu karine olarak kabul edilir. Bu halde ispat yükü satıcıya geçmekte, satıcı ayıbın sonradan meydana geldiğini kanıtlamak zorunda kalmaktadır. Garanti süresi boyunca yetkili servislerin ve ithalatçının sorumluluğu da müteselsildir.
İkinci el araç satışlarında genel hükümler uygulanmakta, ayıbın öğrenilmesinden sonra makul süre içinde bildirim yapılması aranmaktadır. Ancak satıcının ayıbı kasten gizlemesi veya hileli işlem gerçekleştirmesi halinde zamanaşımı süreleri uzamakta, satıcı daha ağır biçimde sorumlu tutulmaktadır.
Bu belgelerin usulüne uygun toplanması, davanın sonucunu doğrudan etkilemektedir.
Uygulamada satıcılar “ayıbı bilmiyordum”, “aracı bu şekilde aldım” veya “ekspertize götürseydiniz” şeklinde savunmalar ileri sürmektedir. Oysa kanun, satıcının kusurunu şart koşmamakta; ayıplı maldan doğan sorumluluk objektif nitelik taşımaktadır. Alıcının ayıbı teslim anında fark edememesi, sorumluluğu ortadan kaldırmaz. Özellikle kilometre düşürme ve hasar gizleme vakalarında bu savunmaların hukuki değeri bulunmamaktadır.
Mağduriyet yaşayan kişilere önerdiğim resmî yol haritası şöyledir:
Dava sürecinde ihtiyati tedbir yoluyla aracın üçüncü kişilere devrinin önlenmesi mümkün olabilmektedir.
Ayıplı araç nedeniyle ortaya çıkan uyuşmazlıklar, teknik ve hukuki boyutları iç içe geçmiş dosyalardır. Bu alanda profesyonel destek alınması, hak kayıplarının önüne geçer. Hukuk düzenimiz; ekonomik açıdan zayıf konumda bulunan alıcıyı korumayı amaçlamış, satıcıya karşı güçlü talep imkânları tanımıştır.
Araçtaki ayıp, alıcının katlanmak zorunda olduğu bir durum değildir. Usulüne uygun yürütülen süreçlerde bedel iadesi ve zararların tazmini sağlanabilmekte, alıcı adil bir çözüme ulaşabilmektedir.
Türkiye’de yaşanan büyük depremler yalnızca fiziki yıkımlara değil; aynı zamanda binlerce vatandaşın hukuki hak kayıplarına da yol açmıştır. Depremzedelerin haklarını arayabilmesi, maddi ve manevi olarak yeniden ayağa kalkabilmesi için dava süreçlerinin doğru yürütülmesi hayati önem taşır.
Bu noktada, deprem davalarında uzman bir avukatın desteği hem sürecin hızlanmasını hem de hak kayıplarının önlenmesini sağlar.
Deprem sonrası mağdurların hakları, Anayasa, Türk Borçlar Kanunu, Türk Ceza Kanunu, İmar Kanunu ve Afet Kanunu ile güvence altına alınmıştır.
Depremden zarar gören kişiler, zararın türüne göre farklı dava yollarına başvurabilirler:
Deprem davaları teknik ve hukuki yönü güçlü bir hazırlık gerektirir. Süreç genellikle şu adımlarla ilerler:
Depremzedeler, uğradıkları zararın türüne göre farklı dava yollarına başvurabilir:
Deprem davalarında süreler, davanın türüne ve dayandığı yasa maddesine göre değişir:
Depremde yıkılan ya da hasar gören binalarda genellikle ayıplı eser hükümleri uygulanır.
Eğer bina bir tüketici işlemi kapsamında teslim edilmişse:
Deprem davaları hem teknik hem de hukuki açıdan karmaşık süreçlerdir.
Bu nedenle sürecin bir depremzede avukatı tarafından yürütülmesi büyük önem taşır.
Avukat desteği ile:
Deprem, sadece doğanın değil; insan eliyle yapılan ihmallerin de sonucu olabilir.
Bu nedenle, adalet arayışı hem bireysel hem toplumsal bir sorumluluktur.
Eğer siz de depremden zarar gördüyseniz, haklarınızı öğrenmeden ve profesyonel destek almadan hiçbir adım atmayın.
Bir deprem avukatı, adaletin sağlanması için en güçlü yol arkadaşınızdır.
Muris muvazaası davası, Türk miras hukukunun en karmaşık ve en sık karşılaşılan dava türlerinden biridir. Uygulamada “mirasçılardan mal kaçırma davası” olarak da bilinir. Bu davalar, miras bırakanın (muris) taşınmazını bazı mirasçılardan mal kaçırma amacıyla devretmesiyle ortaya çıkar.
Muris genellikle taşınmazını bağışlamak ister, ancak bu iradesini gizleyerek tapuda satış sözleşmesi veya ölünceye kadar bakma akdi yapar. Bu durum, Yargıtay içtihatlarında “muris muvazaası” olarak tanımlanır ve mirasçılar açısından ciddi hak kayıplarına yol açabilir.
Muris muvazaası, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf/vasıflı) muvazaa türündedir. Burada görünürde bir işlem vardır; ancak tarafların gerçek amacı tamamen farklıdır. Miras bırakan, taşınmazını devretmek isterken, mirasçılarını mirastan mahrum bırakma kastı taşır. Bu nedenle görünürdeki satış veya bakım sözleşmesi geçersizdir; gizli bağış sözleşmesi ise şekil şartlarına uymadığı için hükümsüzdür. Bu tür işlemler, Türk Medeni Kanunu’nun 706. maddesi, Türk Borçlar Kanunu’nun 237. maddesi ve Tapu Kanunu’nun 26. maddesi uyarınca geçersiz sayılır.
Yargıtay, 01.04.1974 tarihli ve 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı ile bu konuda kesin bir tutum belirlemiştir:
Görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradesine uymadığından geçersizdir; gizli bağış sözleşmesi de şekil şartlarına aykırı olduğu için hükümsüzdür. Dolayısıyla, saklı pay sahibi olsun veya olmasın, miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar, muris muvazaası nedeniyle tapu iptali ve tescil davası açabilirler.
Muris muvazaası davalarının adil bir şekilde sonuçlanabilmesi için miras bırakanın gerçek iradesinin ortaya çıkarılması gerekir. Bu ise oldukça karmaşık bir süreçtir.
Hakim, aşağıdaki kriterleri birlikte değerlendirir:
Bu unsurların tamamı, muris muvazaasının varlığını ispatlama sürecinde büyük önem taşır.
Muris muvazaası davaları, hem hukuki hem de delil yönünden son derece teknik davalardır. Genellikle tapu kayıtları, tanık beyanları, bilirkişi raporları ve Yargıtay kararlarının derinlemesine analizi gerekir. Bu nedenle, tecrübeli bir miras avukatı ile çalışmak hak kaybını önlemenin en etkili yoludur.
Deneyimli bir miras hukuku avukatı, davanın başında yapılacak doğru hukuki tespitlerle mirasçının hakkını korur ve uzun sürecek uyuşmazlıkların önüne geçer.
Muris muvazaası davası, miras hakkı ihlal edilen her mirasçı tarafından açılabilir. Davalı ise muvazaalı işlemin tarafı veya onun adına taşınmazı devralan kişidir. Mahkeme, yapılan işlemin muris muvazaasına dayandığına karar verirse:
Bu şekilde mirasın adil paylaşımı sağlanır ve mirasçıların kanuni hakları korunur.
Muris muvazaası (mirasçılardan mal kaçırma) davası, miras hukukunun en hassas alanlarından biridir. Her dosya kendi içinde farklı deliller, aile ilişkileri ve niyet unsurları içerdiğinden, deneyimli bir avukatın rehberliği olmadan başarıya ulaşmak oldukça zordur.
Bir miras avukatı, hem hukuki bilgisiyle hem de uygulama tecrübesiyle;
Bu nedenle, muris muvazaası davası açmayı düşünen mirasçıların, sürecin başından itibaren alanında uzman bir avukatla çalışmaları, adaletin sağlanması açısından hayati önem taşır.
Ticari hayatın en önemli ödeme araçlarından biri olan çek, güven esasına dayalı bir borç senedidir. Ancak karşılıksız çıkan veya ödenmeyen çekler, alacaklı için ciddi mağduriyet yaratır. Bu durumda devreye çek icra takibi girer.
Çek icra takibi, alacaklının çek bedelini hızlı şekilde tahsil etmesini sağlayan, kambiyo senetlerine özgü haciz yoluyla ilamsız icra takibi türüdür.
Mahkeme kararına gerek kalmadan başlatılabilir, ancak sürecin hukuka uygun yürütülmesi için icra hukuku avukatı desteği büyük önem taşır.
Çek icra takibi, teknik detaylara ve kısa sürelere dayalı bir işlemdir. Bu nedenle süreç, bir çek takibi avukatı tarafından yürütülmelidir. Avukatın katkıları şunlardır:
Bir avukatla yürütülen çek takibi, hem süreci hızlandırır hem de alacağın tahsil edilme oranını artırır.
Çek icra takibi, alacaklının hakkını en hızlı ve etkili şekilde tahsil etmesini sağlayan güçlü bir yasal yoldur. Ancak bu süreçte yapılan küçük bir hata bile büyük hak kayıplarına neden olabilir.
Bu yüzden, çek takibi avukatı veya icra hukuku avukatı desteğiyle hareket etmek; hem işlemlerin yasal güvence altında yürütülmesini sağlar hem de çek tahsilatında başarı oranını artırır.
Profesyonel bir avukatla yönetilen çek icra takibi, alacaklının ticari itibarını korur, süreci hızlandırır ve sonuç alma olasılığını en üst seviyeye çıkarır.
Boşanma davaları yalnızca evlilik birliğinin sona erdirilmesine yönelik olmayıp, taraflar arasında maddi ve malvarlığına ilişkin uyuşmazlıkların da gündeme geldiği davalardır. Bu davalarda en sık karşılaşılan taleplerden biri ziynet alacağı davasıdır. Özellikle düğünde takılan altın, bilezik, kolye, saat, küpe gibi ziynet eşyalarının kime ait olduğu ve boşanma halinde bunların geri alınıp alınamayacağı sıklıkla merak edilmektedir.
Yargıtay’ın yerleşik içtihatlarına göre düğünde takılan ziynet eşyaları, kural olarak kadına bağışlanmış sayılır ve kadının kişisel malı niteliğini taşır. Bu durum Türk Medeni Kanunu’nun 220. maddesi ile uyumludur. Dolayısıyla evlilik devam ederken dahi, kadının ziynet eşyaları onun üzerinde tasarruf edebileceği şahsi malvarlığıdır.
Önemli bir ayrım olarak; düğünde kadına takılan altınlar, bilezikler ve diğer ziynet eşyaları doğrudan kadına aittir.
Boşanma davasında kadın, ziynet eşyalarının iadesini veya bedelinin ödenmesini talep edebilir. Eğer ziynetler koca ya da kocanın ailesi tarafından alınmış, bozdurulmuş ya da iade edilmemişse kadın:
Bu nedenle boşanma sürecinde ziynet eşyalarının geri alınması için açılacak ziynet alacağı davası büyük önem taşır.
Ziynet alacağı davalarında en kritik husus ispat yüküdür. Kural olarak, ziynet eşyalarının varlığını ve kocada kaldığını ispat yükü davacı kadına aittir. Ancak Yargıtay uygulamalarında şu noktalar dikkat çekicidir:
Bu nedenle davacı tarafın düğün videoları, fotoğraflar, tanık beyanları gibi güçlü deliller sunması son derece önemlidir.
Boşanma davaları, yalnızca hukuki bir süreç değil, aynı zamanda taraflar için duygusal ve psikolojik açıdan yıpratıcı bir dönemdir. Özellikle ziynet alacağı talepleri, ispat ve dava stratejisi açısından son derece karmaşık olabilir. İşte bu noktada, boşanma avukatı ile çalışmanın önemi ortaya çıkmaktadır.
Sonuç olarak, ziynet alacağı davası teknik detaylar içeren, dikkat ve uzmanlık gerektiren bir süreçtir. Aile hukuku alanında deneyimli bir avukat ile çalışmak, hak kaybı yaşanmaması ve sürecin hızlı ilerlemesi açısından büyük avantaj sağlar.
Ziynet alacağı, boşanma davalarının en çok tartışılan konularından biridir. Yargıtay’ın yerleşik kararları uyarınca düğünde takılan ziynet eşyaları kadının kişisel malı sayılır ve boşanma halinde iadesi veya bedelinin ödenmesi gerekir.
Bu nedenle boşanma sürecinde hak kaybı yaşamamak için:
Boşanma davasında ziynet alacağı, doğru yönetildiğinde kadının maddi haklarını güvence altına alan en önemli taleplerden biridir.
Hisseli taşınmazlarda önalım davası (şufa davası), paydaşların haklarını korumak için Türk Medeni Kanunu’nda düzenlenmiş önemli bir müessesedir.
Önalım hakkı, bir paydaşın taşınmazdaki hissesini üçüncü kişiye satması halinde diğer paydaşlara aynı şartlarla öncelikli satın alma imkânı tanır. Böylece hisseli taşınmazın yabancı kişilerin eline geçmesi engellenir ve ortaklığın devamlılığı korunur.
Önalım hakkı, Türk Medeni Kanunu’nun 732 – 735. maddeleri arasında düzenlenmiştir. İlgili hükümler şöyledir:
Bir önalım davası açılabilmesi için şu koşullar aranır:
Önalım hakkının kullanılmasında süreler çok önemlidir.
Hisseli taşınmazlarda önalım davası, paydaşların mülkiyet hakkını koruyan ve taşınmazın yabancı kişilere geçmesini önleyen etkili bir hukuki yoldur.
TMK m. 732 – 735 hükümleri doğrultusunda açılan önalım davası, belirli süreler içinde ve usule uygun olarak yürütülmelidir.
Özellikle önalım hakkı süresi, satış bedelinin doğru tespiti ve feragat şerhleri davanın seyrini doğrudan etkilemektedir.
Önalım davası, hisseli taşınmaz satışında hak kaybı yaşamamak ve mülkiyet hakkını korumak isteyen paydaşlar için en önemli hukuki güvencelerden biridir.
Bununla birlikte önalım davası, hem usul kuralları hem de hak düşürücü süreler bakımından oldukça teknik bir yargılama sürecidir. Yanlış zamanda açılan bir dava, eksik yapılan bir başvuru veya usule aykırı bir işlem, hak kaybına yol açabilir. Bu nedenle önalım davasında, gayrimenkul hukuku ve paylı mülkiyet alanında uzman bir avukatla çalışmak büyük önem taşımaktadır.
Bir avukatın desteğiyle:
Sonuç olarak, hisseli taşınmazlarda önalım hakkını korumak isteyen paydaşların, yalnızca kanuni düzenlemeleri bilmekle kalmayıp, haklarını en etkin şekilde kullanabilmeleri için profesyonel hukuki yardım almaları gerekmektedir.
İşçilik alacağı, işçinin işverenden olan haklarını ifade eder. Ücret, fazla mesai, kıdem tazminatı, ihbar tazminatı, yıllık izin ücreti gibi ödenmeyen hakların tamamı işçilik alacakları kapsamına girer. İşçi ile işveren arasında en sık görülen uyuşmazlıkların başında bu alacaklar gelir ve çoğu zaman iş mahkemesi süreciyle sonuçlanır.
İşçi, çalıştığı dönemde ya da işten ayrıldıktan sonra hak ettiği ödemeleri alamadığında işçilik alacağı davası açabilir. En yaygın talepler:
2018 yılında yürürlüğe giren 7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu ile işçi-işveren uyuşmazlıklarında arabuluculuk süreci zorunlu hale gelmiştir. Yani işçi, dava açmadan önce arabulucuya başvurmak zorundadır.
Arabuluculukta anlaşma sağlanamazsa işçi, iş mahkemesinde dava açabilir. Bu süreçte işçinin haklarını belge ve tanıklarla ispatlaması büyük önem taşır.
Uygulamada bu davalar genellikle 8 ay ile 2 yıl arasında sonuçlanmaktadır. Ancak arabuluculukta anlaşma sağlanması halinde süreç çok daha kısa sürede ve düşük maliyetle tamamlanabilir.
İşçilik alacağı davaları, işçilerin haklarını korumak için en önemli yasal yollardan biridir. İşçi hakları konusunda bilinçli olmak, dava sürecinde doğru adımları atmak ve mümkünse uzman bir iş hukuku avukatı ile çalışmak işçinin lehine olacaktır.
Unutmayın, işçi hakları anayasa ve kanunlarla güvence altındadır. Hak kaybına uğramamak için süreci doğru yönetmek ve gerekirse iş mahkemesi yoluna başvurmak gerekir.
Tapu iptal ve tescil davaları, mülkiyet hakkını doğrudan ilgilendirdiği için en önemli tapu davaları arasında yer alır. Uygulamada miras, muvazaa, sahte vekâletname, hatalı tescil ve hileli işlemler nedeniyle sıkça açılan bu davalar, uzun süren yargılamalarla sonuçlanır.
Dava devam ederken taşınmazın üçüncü kişilere devredilmesi halinde davacı geri dönülmesi imkânsız hak kayıpları yaşayabilir. Bu noktada ihtiyati tedbir ve davalıdır şerhi, davacının hakkını korumak için devreye girer.
Tapu iptal ve tescil davası, hukuka aykırı şekilde başkası adına tescil edilen taşınmazın, gerçek hak sahibi adına yeniden tescili için açılan davadır. En çok şu durumlarda görülür:
Bu davaların en önemli özelliği, uzun sürmeleri ve süreçte taşınmazın el değiştirme ihtimalidir.
Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 389. maddesi uyarınca ihtiyati tedbir, hakkın elde edilmesini zorlaştıracak ya da imkânsız hale getirecek durumlarda başvurulan koruma yoludur.
Tapu iptal ve tescil davalarında ihtiyati tedbirin amacı:
Mahkemeler, genellikle tapu siciline “ihtiyati tedbir şerhi” işlenmesine karar verir. Bu şerh sayesinde dava sonuçlanana kadar taşınmazın satışı veya devri imkânsız hale gelir.
Davalıdır şerhi, tapu iptal ve tescil davası açıldığında, dava konusu taşınmazın tapu kütüğüne işlenen dava kaydıdır.
Yargıtay kararlarında da görüldüğü üzere, davalıdır şerhi tek başına dahi davacıyı koruyabilir. Ancak en güçlü koruma, ihtiyati tedbir ve davalıdır şerhinin birlikte uygulanmasıyla sağlanır.
👉 Uygulamada en güvenli yol, her iki şerhin birlikte tapuya işlenmesidir.
Tapu iptal ve tescil davası açarken mutlaka ihtiyati tedbir talebinde bulunulmalı ve ayrıca davalıdır şerhinin tapu siciline işlenmesi istenmelidir.
Aksi halde, dava süresince taşınmazın el değiştirmesi halinde, davayı kazanmış olsanız bile hakkınızı fiilen kullanmanız mümkün olmayabilir. Bu nedenle, mülkiyet hakkınızı güvence altına almanın tek yolu, ihtiyati tedbir ve davalıdır şerhini birlikte talep etmektir.
Muris muvazaası, halk arasında “mirastan mal kaçırma” olarak bilinen ve miras hukuku uyuşmazlıklarının en yaygın sebeplerinden biridir. Muris (miras bırakan), mirasçıların haklarını ihlal etmek amacıyla aslında bağışlamak istediği taşınmazı gerçekte satış veya bakım sözleşmesi gibi görünürdeki bir işlemle devreder. Bu işlem gerçekte muvazaalı işlem niteliğinde olup, mirasçıların saklı paylarını ve miras hakkını ortadan kaldırmak için yapılır.
Yargıtay kararlarında kabul edilen muris muvazaası unsurları şunlardır:
Muris muvazaası davalarında en önemli dayanak, Yargıtay’ın 01.04.1974 tarihli 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararıdır.
Bu karara göre:
Muris muvazaasının ispatı her türlü delille yapılabilir.
Özellikle:
Yargıtay uygulamasına göre muris muvazaası davasında zamanaşımı veya hak düşürücü süre yoktur. Mirasçılar, murisin ölümünden sonra her zaman dava açabilir.
Miras hakkı zedelenen tüm mirasçılar bu davayı açabilir.
Tapu kaydının iptali ve taşınmazın mirasçılar adına tescili talep edilir.
Dosyanın yoğunluğuna, bilirkişi incelemelerine ve tanık dinlenmesine göre değişmekle birlikte ortalama 1–3 yıl arası sürebilmektedir.
Evet, taşınmazı muristen alan kişi davalıdır. Eğer taşınmaz daha sonra başka kişilere devredilmişse, bu kişilerin iyi niyetli olup olmadıkları değerlendirilir.
Muris muvazaası davaları, miras hukuku, tapu iptal ve tescil davaları ve mirasçılar arasında hakların korunması açısından çok önemlidir. Bu davalarda hem hukuki bilgi hem de tecrübe gereklidir. Yanlış açılan bir dava, hak kaybına yol açabilir. Bu nedenle muris muvazaası davası mutlaka gayrimenkul ve miras hukuku alanında uzman bir avukat aracılığıyla takip edilmelidir.
Ticaret hayatında alacakların güvence altına alınması için en çok kullanılan araçlardan biri kambiyo senetleridir. Çek, bono ve poliçe, alacaklıya hem yazılı güvence sağlar hem de alacağın daha hızlı tahsil edilmesine imkân tanır.
Borç ödenmediğinde, alacaklı için en etkili yol İcra ve İflas Kanunu m.167 ve devamında düzenlenen kambiyo senetlerine özgü icra takibidir. Bu takip, genel haciz yoluna göre daha hızlı işler ve borçlunun itiraz hakkı sınırlı olduğu için alacaklıya avantaj sağlar.
Kambiyo senetleri, belli kurallara uygun hazırlanmadıkça geçerli olmayan özel belgelerdir.
Üç çeşit kambiyo senedi vardır:
Bu belgeler, alacaklının borcunu icra takibi yoluyla hızlı şekilde tahsil etmesini sağlar.
Alacaklı, elindeki çek, bono veya poliçeyi icra dairesine sunarak takip başlatır.
İcra müdürü, borçluya kambiyo senetlerine özgü ödeme emri gönderir.
Borçlu bu emri aldıktan sonra:
Borçlu, icra ödeme emrine sadece sınırlı sebeplerle itiraz edebilir:
Borçlu 10 gün içinde ödeme yapmaz ve geçerli bir itirazda bulunmazsa, alacaklı haciz talep edebilir.
Sonrasında mallar satılarak alacaklının ödemesi sağlanır.
Kambiyo senetlerine özgü icra takibi, alacaklıya hem hızlı hem de güvenli tahsilat imkânı sunar. Borçlunun itiraz hakkı sınırlı olduğu için, bu yöntem ticari hayatta alacaklı açısından büyük avantaj sağlar.
Ancak süreçte yapılacak küçük bir hata bile hak kaybına yol açabilir. Bu nedenle icra takibi avukat desteği ile yürütülmelidir. Böylece alacaklar güvenle tahsil edilebilir.
Arabuluculuk, tarafların kendi iradeleriyle başvurdukları, tarafsız bir üçüncü kişinin rehberliğinde yürütülen uyuşmazlık çözüm yöntemidir. 6325 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu ile düzenlenmiştir.
Bu nedenle, arabuluculuk günümüzde “mahkemeye gitmeden uyuşmazlık çözümü” isteyenler için cazip bir yöntemdir.
Arabuluculuk süreci şu adımlardan oluşur:
Bu yönüyle arabuluculuk, hem hızlı hem de düşük maliyetli bir alternatif uyuşmazlık çözüm yolu sunar.
Türkiye’de başlangıçta gönüllü olan arabuluculuk, zamanla bazı uyuşmazlıklarda dava şartı haline getirilmiştir.
Yani, bu davalarda mahkemeye gitmeden önce arabulucuya başvurmak zorunludur.
Arabuluculuk, Türk hukuk sistemine birçok yenilik ve kolaylık sağlamaktadır:
Bu nedenlerle arabuluculuk avantajları, özellikle ticari hayat ve iş uyuşmazlıklarında büyük önem taşımaktadır.
Her ne kadar arabuluculuk avantajlı olsa da, bazı eleştiriler de vardır:
Türk hukukunda arabuluculuk, hem mahkemelerin yükünü azaltan hem de taraflara dostane çözüm imkânı tanıyan modern bir yöntemdir. Özellikle arabuluculuk dava şartı ile birlikte uygulamanın kapsamı genişlemiştir. Gelecekte arabuluculuğun daha etkin kullanılabilmesi için tarafların bilinçlendirilmesi ve arabulucuların uzmanlık alanlarının güçlendirilmesi önemlidir.
Adalet mekanizması, toplum düzeninin ve hukuk devletinin en temel dayanaklarından biridir. Ancak bu mekanizmayı işletmekle yükümlü hâkim, savcı, avukat ve adliye personeli yıl boyunca yoğun bir mesai harcamaktadır. Yargı organlarının bu ağır iş yükü karşısında dinlenmesi, verimliliğin artırılması ve adli düzenin sağlıklı biçimde sürdürülebilmesi için “adli tatil” kurumu ihdas edilmiştir. Adli tatil, yalnızca bir dinlenme dönemi olmayıp, aynı zamanda yargının yeniden yapılanmasına katkı sağlayan hukuki bir müessesedir.
Adli tatilin hukuki temeli, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 102 ilâ 103. maddelerinde düzenlenmiştir. Anılan hükümlere göre:
Ayrıca, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nda (m.61) ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nda (m.331) da adli tatile ilişkin özel düzenlemeler bulunmaktadır.
Adli tatil döneminde, kamu düzenini ve bireylerin temel haklarını yakından ilgilendiren bazı davaların aksaması engellenmiştir. HMK m.103’e göre adli tatilde görülecek işler şunlardır:
Bu düzenleme ile hem yargı mensuplarının dinlenmesi sağlanmakta hem de telafisi güç hak kayıplarının önüne geçilmektedir.
Adli tatilin temel işlevleri üç başlıkta toplanabilir:
Bu bağlamda adli tatil, yalnızca bireysel dinlenme aracı değil, aynı zamanda yargı teşkilatının kurumsal sürdürülebilirliği açısından da önemlidir.
Adli tatil uygulaması, doktrinde ve kamuoyunda tartışmalara konu olmuştur. Bir görüşe göre, zaten uzun süren yargılamaların üzerine yaklaşık 40 günlük bir kesinti eklenmesi, adil yargılanma hakkı (AY m.36) açısından sorun teşkil etmektedir. Buna karşılık, yargı mensuplarının insanî ihtiyaçları ve mesleki verimliliklerinin korunması gerektiği ileri sürülmekte, adli tatilin kaldırılmasının yargı bağımsızlığına zarar vereceği savunulmaktadır.
Avrupa ülkelerindeki uygulamalar incelendiğinde, Fransa, İtalya ve İspanya gibi birçok ülkede de adli tatil benzeri dönemlerin mevcut olduğu görülmektedir. Bu durum, adli tatilin sadece Türkiye’ye özgü bir düzenleme olmadığını, evrensel bir ihtiyaçtan doğduğunu göstermektedir.
Adli tatil, Türk yargı sisteminin önemli kurumlarından biridir. Hem bireysel hem de kurumsal açıdan işlevsel faydalar sağlamaktadır. Ancak yargılamaların uzun sürmesi ve adalet hizmetlerindeki gecikmeler göz önüne alındığında, adli tatilin kapsamı ve süresine ilişkin yeni düzenlemeler yapılması gündeme gelebilir.
Adil yargılanma hakkı, bireylerin temel hak ve özgürlüklerinin korunmasında merkezi bir öneme sahiptir. Bu hak, demokratik hukuk devletinin işleyişi için vazgeçilmezdir ve hem ulusal hem de uluslararası düzeyde çeşitli normatif düzenlemelerle güvence altına alınmıştır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 6. maddesi ve Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 36. maddesi bu hakkın en önemli dayanaklarını oluşturmaktadır.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 36. maddesi, “Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir” hükmünü içermektedir.
AİHS’nin 6. maddesi, medeni hak ve yükümlülükler ile cezai alanda yöneltilen suçlamalarda adil ve aleni yargılanma hakkını düzenler. Madde, şu unsurları içerir:
Mahkemelerin hem yapısal hem de işlevsel anlamda bağımsız olması gerekir. Hakimlerin yürütme veya başka otoritelerden etkilenmemesi, tarafsızlık algısının da korunması gerekir.
AİHM İçtihadı:
Yargılamaların gereksiz yere uzamaması, tarafların adalete erişimi açısından hayati önemdedir.
AİHM İçtihadı:
Adil yargılanmanın bir diğer unsuru, yargılamanın kamuya açık yapılmasıdır. Gizlilik, yalnızca kamu düzeni, devlet güvenliği veya tarafların mahremiyeti gibi istisnai hallerde mümkündür.
AİHM İçtihadı:
Sanığın kendisini bizzat veya vekil aracılığıyla savunabilmesi, yeterli zaman ve kolaylıklara sahip olması gerekir.
AİHM İçtihadı:
Hiç kimse, suçluluğu mahkeme kararıyla kesinleşmeden suçlu ilan edilemez.
AİHM İçtihadı:
Adil yargılanma hakkı, sadece hukuki bir güvence değil, aynı zamanda demokratik toplumun varlık sebebidir. AİHM içtihatları, bu hakkın dinamik ve gelişen bir kavram olduğunu göstermektedir. Ulusal sistemlerin, AİHS standartlarına uyum sağlayarak yargılamaların adil, tarafsız ve etkin bir şekilde yürütülmesini temin etmesi gerekmektedir.
Hukuk devleti ilkesinin temel unsurlarından biri, kamu düzenini korurken birey hak ve özgürlüklerinin de güvence altına alınmasıdır. Bu noktada kolluk kuvvetlerinin yetki ve sorumluluklarının sınırları önem taşır. Türkiye’de kolluk kuvvetlerinin görev ve yetkileri 2559 sayılı Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu (PVSK) ile düzenlenirken, suç ve cezalar ise 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu (TCK) kapsamında belirlenmiştir. PVSK ile TCK arasındaki ilişki, polisin uygulama alanında hukuka uygun hareket etmesi açısından kritik bir konudur.
Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu (PVSK), 4 Temmuz 1934 tarihinde kabul edilmiş ve Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Kanunun amacı, polisin görev alanını, yetkilerini ve sorumluluklarını belirlemektir1. PVSK kapsamında polis:
PVSK’nın en önemli ilkesi, polisin yetkilerini hukuk çerçevesinde ve ölçülülük ilkesiyle kullanmasıdır.
Türk Ceza Kanunu (TCK), 5237 sayılı Kanun olarak 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe girmiştir. TCK’nın amacı, kamu düzenini sağlamak, temel hak ve özgürlükleri korumak ve toplum düzenini güvence altına almaktır2.
TCK’nın temel ilkeleri şunlardır:
Polisin görevlerini yerine getirirken bu ilkelere uygun davranması zorunludur. Aksi durumda hem hukuka aykırı delil oluşur hem de görevini kötüye kullanma (TCK m.257) gibi suçlar gündeme gelir.
PVSK, önleyici kolluk faaliyetlerini düzenlerken; TCK, suç işlendikten sonraki cezai süreç ile ilgilidir. Ancak polis, önleme görevini yerine getirirken TCK’ya aykırı davranırsa cezai sorumluluk doğabilir.
Örnek:
PVSK’ya göre polisin sahip olduğu başlıca yetkiler:
Polis, kamu düzeninin korunması amacıyla şüpheli gördüğü kişilere kimlik sorabilir. Ancak bu yetki keyfi şekilde kullanılamaz, ölçülülük ilkesine uygun olmalıdır3.
Polis, suçüstü halinde veya kanunda belirtilen durumlarda kişiyi yakalayabilir. Yakalama sonrası derhal Cumhuriyet savcısına bilgi verilmesi gerekir.
Polis, görevini yaparken dirençle karşılaşırsa zor kullanabilir. Ancak bu güç:
Polis, hâkim kararı veya gecikmesinde sakınca bulunan hallerde savcı talimatıyla arama yapabilir. Keyfi aramalar hukuka aykırı delil oluşturur.
Polis yetkilerini aşarsa TCK’da düzenlenen suçlardan sorumlu olabilir:
Bu nedenle PVSK ile tanınan yetkiler, temel hak ve özgürlüklere saygı gösterilerek kullanılmalıdır.
PVSK ile TCK’nın birlikte uygulanması, kamu düzeni ile birey haklarının dengelenmesini sağlar. Ancak polisin yetkilerini kötüye kullanması, hem hukuka aykırı delillerin doğmasına hem de cezai sorumluluğa yol açar. Bu nedenle:
Dolandırıcılık suçu, Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 157. ve 158. maddelerinde düzenlenmiştir. Bu suç, hileli davranışlarla bir kimsenin aldatılması ve failin çıkar sağlamasıyla oluşur1. Günümüzde bu suç, klasik yöntemlerin yanı sıra bilişim sistemleri üzerinden de işlenmektedir2.
TCK m. 157’ye göre:
Hileli davranışlarla bir kişiyi aldatıp, onun veya başkasının zararına, kendisine veya başkasına yarar sağlayan kişi, 1 yıldan 5 yıla kadar hapis ve adli para cezasıyla cezalandırılır3.
Aşağıdaki durumlarda suç nitelikli hale gelir ve ceza artar:
Bu durumda ceza 3 yıldan 10 yıla kadar hapis ve 5.000 günden 10.000 güne kadar adli para cezasıdır5.
Dolandırıcılık suçunun oluşması için şu unsurlar aranır:
Yargıtay Ceza Genel Kurulu’na göre, “Hile, mağdurun inceleme olanağını ortadan kaldıracak yoğunlukta olmalıdır”7.
Teknolojinin gelişmesiyle birlikte suçun dijital ortamlarda artış gösterdiği görülmektedir8:
Uyuşturucu veya uyarıcı madde ticareti suçu, Türk Ceza Kanunu’nun 188. maddesinde düzenlenmiş olup, kamu sağlığını korumayı hedefleyen en ağır cezalara tabi suçlardan biridir. Bu suç, yalnızca bireyleri değil, toplumu tehdit eden bir suç tipidir. Özellikle Yargıtay uygulamalarında, suçun unsurları ve ispatı konusundaki titizlik dikkat çekmektedir.
Türk Ceza Kanunu m.188’e göre;
Bu suç, yalnızca satışla sınırlı değildir. Örneğin, yüklü miktarda uyuşturucu ile yakalanan bir kişinin, satış niyetini ortaya koyan deliller varsa, TCK 188 kapsamında cezalandırılması mümkündür.
Uyuşturucu ticareti suçu yalnızca fiilin gerçekleştirilmesiyle oluşur. Teşebbüs halinde de cezalandırılır.
Fiiller:
Yargıtay uygulamalarında dikkat edilen noktalar:
✅ Kullanım mı, ticaret mi?
✅ Usulsüz arama ve el koyma
✅ Telefon kayıtları ve HTS analizi
✅ Tanık ifadeleri
Uyuşturucu ticareti suçunda ceza oranlarının yüksek olması, savunmanın titizlikle hazırlanmasını zorunlu kılar.
Etkin pişmanlık, uyuşturucu suçlarında önemli bir ceza indirimi sebebidir. Şu şartlarda uygulanır:
TCK 188 kapsamında uyuşturucu ticareti suçu, hem ağır cezalar hem de yargılamanın hassasiyeti nedeniyle profesyonel savunma gerektiren bir suç tipidir. Delillerin hukuka uygunluğu, kast unsuru, kullanım-ticaret ayrımı ve etkin pişmanlık gibi unsurlar, savunmanın temelini oluşturur.
Profesyonel hukuki destek almak, sürecin doğru yönetilmesi ve en az zararla atlatılması için kritik önemdedir.
Miras kalan taşınmazlar veya birden fazla kişinin ortak mülkiyet hakkına sahip olduğu mallarda, tarafların anlaşamaması halinde ortaklığın giderilmesi davası (izale-i şuyu) açılır. Bu dava, özellikle miras paylaşımında sıkça gündeme gelir.
Türk hukukunda 01.09.2023 tarihi itibarıyla yapılan düzenleme ile, ortaklığın giderilmesi davalarında arabuluculuk dava şartı haline gelmiştir.
Ortaklığın giderilmesi davası (izale-i şuyu), miras paylaşımı ve ortak mülkiyetin sona erdirilmesi için en kesin hukuki yoldur. Ancak 01.09.2023 tarihinden itibaren dava açmadan önce arabuluculuk başvurusu zorunlu hale gelmiştir. Bu nedenle, tarafların öncelikle arabuluculuk yolunu denemesi, hem ekonomik hem de barışçıl bir çözüm sağlayacaktır.
Miras hukuku, kişinin vefatı ile birlikte malvarlığının ve borçlarının kanuni veya atanmış mirasçılarına intikali sürecini düzenleyen hukuk dalıdır. Türkiye’de miras bırakanın ölümüyle birlikte tereke, yani tüm malvarlığı ve borçları, kendiliğinden mirasçılara geçer. Ancak bu geçiş, mirasçıların bazı hukuki işlemleri yerine getirmelerini zorunlu kılar. Bu nedenle miras kalan vatandaşların izlemesi gereken yolun doğru belirlenmesi, hak kayıplarını önlemek açısından büyük önem taşır.
Mirasçılığın tespiti için ilk adım, Sulh Hukuk Mahkemesi veya noter aracılığıyla veraset ilamı almaktır. Veraset ilamı, kimlerin mirasçı olduğunu ve miras pay oranlarını resmi olarak gösterir. Bu belge olmadan mirasın paylaşımı veya terekeye yönelik tasarruflar yapılamaz.
Türk Medeni Kanunu’na göre mirasçılar, yalnızca malvarlığını değil, borçları da devralırlar. Miras bırakanın borçlarının terekeye kıyasla fazla olduğu durumlarda, mirasçıların 3 ay içinde mirası reddetme hakkı bulunmaktadır. Bu süre içinde Sulh Hukuk Mahkemesi’ne başvurulmadığı takdirde miras, kesin olarak kabul edilmiş sayılır.
Mirasçılar, miras bırakanın tüm malvarlığını ve borçlarını tespit etmelidir. Bu kapsamda:
Mirasçılar arasında elbirliği mülkiyeti doğduğundan, tereke üzerinde tasarruf edilebilmesi için ortak hareket edilmesi gerekir. Anlaşma sağlanması halinde mirasçılar arasında miras paylaşım sözleşmesi düzenlenebilir. Ancak uyuşmazlık çıkması durumunda, izale-i şuyu (ortaklığın giderilmesi davası) açılarak mirasın mahkeme yoluyla paylaşılması sağlanır.
Mirasçılar, miras kalan malvarlığı için veraset ve intikal vergisi ödemekle yükümlüdür. Bu kapsamda mirasın öğrenilmesinden itibaren 4 ay içinde veraset beyannamesi verilmesi gerekir. Süresinde beyanname verilmemesi, vergi ziyaı cezası ve faiz gibi yaptırımlara yol açabilir.
Miras hukuku uygulamada sıkça ihtilaflara neden olan ve teknik bilgi gerektiren bir alandır. Yanlış veya eksik yapılan işlemler, telafisi güç hak kayıplarına sebep olabilir. Bu nedenle mirasçılık belgesinin alınmasından tereke tespitine, miras paylaşım protokollerinden dava süreçlerine kadar her aşamada bir miras avukatı ile çalışmak en sağlıklı yoldur.
Miras kalan vatandaşların süreci doğru yönetmeleri, hukuki haklarını koruyabilmeleri açısından zorunludur. Veraset ilamının alınması, mirasın reddi süresinin kaçırılmaması, tereke tespitinin eksiksiz yapılması, vergisel yükümlülüklerin yerine getirilmesi ve profesyonel avukat desteği alınması, miras hukukunda güvenli bir yol haritası oluşturur.
Boşanma sürecinizde haklarınızı öğrenin ve koruyun.
Boşanma hukuku, evlilik birliğinin sona erdirilmesinde eşlerin ve çocukların haklarını koruyan hukuk dalıdır. Boşanma davaları Türk Medeni Kanunu (TMK) ve Yargıtay içtihatları çerçevesinde yürütülür.
Örnek: Ayşe ve Mehmet, sürekli tartışma yaşadıkları için Gaziantep Aile Mahkemesi’ne başvurarak boşanma davası açmıştır.
Boşanma davaları genellikle şu sebeplerle açılır:
Örnek: Elif, eşinin uzun süreli aldatması nedeniyle boşanma davası açmıştır. Can ve Derya ise anlaşmalı boşanmayı tercih etmişlerdir.
Boşanma davanızın başlaması için açıklayıcı ve delillere dayalı boşanma dilekçesi hazırlanır ve aile mahkemesine sunulur.
Örnek: Gaziantep’te yaşayan Fatma, boşanma dilekçesinde mal paylaşımı ve nafaka taleplerini açıkça belirtmiştir.
Mahkeme sürecinde:
Örnek: Ali, eşinin hakaret ve kötü muamelesini belgelemek için mesaj ve video delillerini mahkemeye sunmuştur.
Taraflar mal paylaşımı, nafaka ve çocuk velayeti konularında anlaşmışsa mahkeme süreci hızlı ilerler.
Örnek: Can ve Derya, mal paylaşımı ve çocuk velayeti konusunda anlaşarak hızlı bir şekilde boşanmıştır.
Taraflar anlaşamazsa mahkeme, TMK ve Yargıtay içtihatları doğrultusunda karar verir. Süreç biraz daha uzun olabilir.
Örnek: Zehra ve Murat, mal paylaşımı konusunda anlaşamayınca mahkeme süreci çekişmeli boşanma kapsamında yürütülmüştür.
Örnek: Ali, evlilik boyunca edinilen ev ve arabayı paylaşmak için mahkemeye başvurmuştur. Fatma ise yoksulluk nafakası talep etmiştir.
Mahkeme, çocuğun fiziksel ve psikolojik yararını gözeterek karar verir:
Örnek: Elif ve Cem’in 6 yaşındaki çocuğu için velayet Elif’e verilmiş, Cem’e kişisel ilişki hakkı tanınmıştır.
Boşanma süreci karmaşık ve duygusal olabilir. Deneyimli bir boşanma avukatı:
Örnek: Gaziantep’te yaşayan bir çift, avukat desteğiyle boşanma sürecini hızlı ve haklarına uygun şekilde tamamlamıştır.
Boşanma hukuku, evlilik birliğinin sona erdirilmesinde haklarınızı koruyan ve süreci düzenleyen bir hukuk dalıdır. Mal paylaşımı, nafaka ve çocuk hakları gibi kritik konularda doğru adımlar atmak, deneyimli bir boşanma avukatı ile mümkündür. Boşanma sürecinde hukuka uygun hareket etmek, hem taraflar hem de çocuklar için adil ve güvenli bir sonuç sağlar.
Hayatın içinde hepimiz bir noktada borç vermek veya borç almak durumunda kalabiliyoruz. Ama bazen işler yolunda gitmez; borçlar ödenmez. İşte burada icra hukuku devreye girer. Bu rehber, icra sürecini günlük hayattan örneklerle ve adım adım anlatıyor.
Örnek: Ali, arkadaşına 5.000 TL borç verdi. Ancak arkadaşının borcu geri ödemediğini fark etti. Ali, elinde yazılı bir sözleşme, senet veya fatura bulunduruyor.
💡 İpucu: Borcunuzun resmi belgelerle kanıtlanabilir olması, icra sürecinin hızlı ve güvenli ilerlemesi için şarttır.
Ali, en yakın icra dairesine başvurarak alacak talebini iletir. Bu başvuru ile birlikte alacak miktarı ve borçlunun bilgileri icra dairesine bildirilir.
İcra dairesi, borçluya resmi bir yazı gönderir: “Borcu öde, aksi hâlde yasal işlem başlatılacak”. Bu yazıya ödeme emri denir.
Örnek: Arkadaşı bu yazıyı alır ve 7 gün içinde ödeme yapmazsa süreç bir üst adıma geçer.
💡 İpucu: Ödeme emri borçluya tebliğ edilmezse, süreç başlamaz; bu nedenle resmî tebliğ çok önemlidir.
Borçlu ödeme yaparsa süreç sona erer. Ama ödemez veya itiraz ederse, icra süreci devam eder.
Örnek: Ali’nin arkadaşı, “Zaten ödedim” diyerek itiraz edebilir. Bu durumda Ali, itirazın kaldırılması için mahkemeye başvurur.
💡
Borç hâlâ ödenmezse, icra dairesi borçlunun malvarlığına haciz koyar. Taşınır veya taşınmaz malları satışa çıkarılır ve alacak tahsil edilir.
Örnek: Ali’nin arkadaşı bir otomobile sahip. İcra dairesi, otomobili satışa çıkararak Ali’nin alacağını tahsil eder.
💡 İpucu: Haciz ve satış işlemleri İcra ve İflas Kanunu çerçevesinde şeffaf şekilde yapılır.
İcra süreci teknik ve yasal açıdan hassastır. Deneyimli bir avukat, sürecin hızlı ve doğru ilerlemesini sağlar:
İcra hukuku, hakkınızı güvenle almanızı sağlayan resmi ve düzenli bir süreçtir. Borçluya savunma hakkı tanırken, alacaklının da hakkını korur.
✅ Özet Tavsiyeler:
Unutmayın: Hakkınızı almak kadar, süreci hukuka uygun ve profesyonel şekilde yürütmek de önemlidir. İcra hukuku tam olarak bunu sağlar: Hakkınızı güvenle almanın yolu.
Türk Ceza Hukuku, toplumun huzurunu, bireylerin güvenliğini ve temel haklarını korumak amacıyla düzenlenmiş bir hukuk dalıdır. Bu alan, hangi fiillerin suç sayılacağını ve bu suçlara karşı uygulanacak cezaları belirler. Türkiye’de ceza hukukunun ana kaynağı, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu (TCK)’dur1. Bunun yanında Ceza Muhakemesi Kanunu (CMK) ve bazı özel kanunlar da sistemin temelini oluşturur.
Ceza hukukunun adil, ölçülü ve eşit şekilde uygulanabilmesi için bazı evrensel ilkeler benimsenmiştir. Bu ceza hukuku ilkeleri, hem devletin hem de bireyin haklarını güvence altına alır.
“Kanunda yazmayan suçtan ceza olmaz” prensibine dayanır2. Yani, kanunda açıkça tanımlanmayan bir fiil nedeniyle kimse cezalandırılamaz. Bu ilke hukuki güvenlik açısından büyük önem taşır.
Kişi, ancak kendi iradesi ve kusuru ile işlediği fiilden sorumlu tutulabilir. İrade dışında gelişen olaylardan dolayı ceza verilmez3.
Türk Ceza Hukuku, sosyal statü, cinsiyet, etnik köken fark etmeksizin herkes için aynıdır. Yasa önünde herkes eşittir (Anayasa m. 10).
Verilen ceza, işlenen suçun ağırlığı ile orantılı olmalıdır4. Aksi halde cezanın caydırıcılık ve adalet işlevi zedelenir.
5237 sayılı TCK, iki ana bölümden oluşur:
Bir fiilin suç olarak nitelendirilebilmesi için üç temel unsurun bulunması gerekir5:
Türk Ceza Hukuku’nda başlıca iki ceza türü bulunur:
Bunların yanında ehliyetin geri alınması, işyerinin kapatılması gibi güvenlik tedbirleri de uygulanabilir6.
Bir suç işlendiğinde ceza muhakemesi süreci genellikle iki aşamada yürür:
Bu süreçte masumiyet karinesi (suçluluğu ispatlanana kadar herkes masumdur) ve adil yargılanma hakkı esastır (Anayasa m. 36).
Son yıllarda kadına karşı şiddet, çocuk istismarı ve ekonomik suçlar gibi konularda cezaların artırılması yönünde düzenlemeler yapılmıştır.
Ayrıca Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi kararları, 5237 sayılı TCK’nın uygulanmasına ilişkin önemli içtihatlar oluşturmuştur7.
Türk Ceza Hukuku, toplumsal düzenin korunması ve birey haklarının güvence altına alınmasında kritik öneme sahiptir.
5237 sayılı TCK ile belirlenen suç ve ceza dengesi, hukukun üstünlüğünün temel taşlarından biridir.
Adaletin sağlanması, yalnızca kanun metinlerinde değil, uygulamada da adil, eşit ve ölçülü kararların verilmesi ile mümkündür.
Avukatlık mesleği, hukuk devletinin temel yapı taşlarından biri olarak hukukun üstünlüğü ilkesinin gerçekleşmesinde merkezi bir role sahiptir. Bu çalışmada, avukatlık mesleğinin hukuki ve toplumsal işlevleri; savunma hakkı içtihat örnekleri, mesleki etik ilkeleri ve alternatif uyuşmazlık çözüm yöntemlerindeki rolü kapsamında incelenmiştir. Türkiye mevzuatı ve yargı kararları ışığında, avukatların hukuki güvenlik ve adaletin sağlanmasındaki konumu değerlendirilmiştir.
Hukuk devleti ilkesinin temel unsurlarından biri olan avukatlık mesleği, hukukun üstünlüğü ile doğrudan ilişkilidir. Avukatlar, toplumda adaletin tesisi ve hukuki güvenliğin sağlanması bakımından vazgeçilmez aktörlerdir. Bu nedenle mesleğin fonksiyonları; savunma hakkının korunması, mesleki etik sorumluluklar ve alternatif uyuşmazlık çözüm süreçlerinde üstlenilen roller doğrultusunda değerlendirilmelidir.
Hukukun üstünlüğü ilkesi, yasaların tarafsız, öngörülebilir ve eşit şekilde uygulanmasını garanti eder (Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, 1982). Avukatlar, bu ilkenin sahadaki en güçlü temsilcileridir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ve 1136 sayılı Avukatlık Kanunu, avukatların yargının bağımsız savunma unsurunu oluşturduğunu açıkça düzenlemektedir (Avukatlık Kanunu, 1969).
Anayasa Mahkemesi (2010) ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Salduz/Türkiye kararı (AİHM, 2008), avukatların etkin savunma hakkının temel güvencesi olduğunu vurgulamaktadır. Bu kararlar, hukuki güvenlik ve adaletin sağlanmasında avukatların vazgeçilmezliğini ortaya koymaktadır.
Anayasa’nın 36. maddesi ve Ceza Muhakemesi Kanunu (CMK, 2005), savunma hakkını hukuk güvenliği kapsamında koruma altına almaktadır. Anayasa Mahkemesi’nin 2014 ve 2015 tarihli kararları (2014/49 E., 2015/25 K.) ve AİHM’nin Öcalan/Türkiye (2005) kararı, savunma hakkının sadece formel değil, maddi olarak da korunması gerektiğini ifade etmektedir. Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin 2017 kararları (2017/2455 E., 2017/1233 K.) ise müdafiin savunmasının engellenmesini yargılamanın temelini sarsan ciddi bir usul hatası olarak değerlendirmektedir.
Avukatlık mesleği, yüksek etik standartlar ve mesleki özen gerektirir. Türkiye Barolar Birliği tarafından yayımlanan Avukatlık Meslek Kuralları (TBB, 2020), avukatların gizlilik, dürüstlük, tarafsızlık ve bağımsızlık ilkelerine uymasını zorunlu kılmaktadır. Mesleki etik ihlalleri, disiplin cezası yanında yargı süreçlerinde usul hatalarına ve kararların iptaline neden olabilmektedir.
Yargının artan iş yükü sebebiyle, alternatif uyuşmazlık çözüm yöntemleri (ADR) önem kazanmaktadır. Avukatlar, 6325 sayılı Arabuluculuk Kanunu (2013) kapsamında, müvekkillerini arabuluculuk, tahkim ve uzlaştırma süreçlerinde temsil ederek hukuki hakların hızlı ve etkin korunmasını sağlamaktadır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 2019 ve 2020 tarihli kararları (2019/12-193 E., 2020/12 K.) avukatların bu süreçlerdeki rolünün etkinlik açısından hayati olduğunu teyit etmektedir.
Avukatlık mesleğinin önemi, hukukun üstünlüğü ilkesinin pratiğe geçirilmesi ve savunma hakkının etkin korunması açısından açıktır. Mesleki etik ve sorumluluk bilinciyle hareket eden avukatlar, hukuk sisteminin işleyişinde merkezi bir konuma sahiptir. Alternatif uyuşmazlık çözüm yöntemlerindeki aktif katılımları sayesinde yargının yükünü hafifletmekte ve toplumsal adaletin hızlı sağlanmasına katkı sağlamaktadırlar.
Sitede yer alan tüm yazılı içerikler, görseller, logo, grafik tasarımlar ve diğer materyaller Avukat Ferhat Güneş’e aittir; 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamındaki haklar saklıdır. Bu web sitesi, yalnızca bilgilendirme amacıyla hazırlanmıştır ve yer alan bilgiler hukuki danışmanlık yerine geçmez. Hukuki bir konuda destek almak için lütfen doğrudan Av. Ferhat Güneş ile iletişime geçiniz.